‘‘Bu şehri ancak gökkuşağı renkleriyle bezenmiş ipek bir şal betimler’’

‘Taşı toprağı altın’ deyimiyle filmlere, ‘İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı’ satırlarıyla şiirlerine, ’İstanbul bir masaldı’ romanıyla anılarımız ile özdeşleşen bir şehir; İstanbul… Üniversite yıllarımda tanıştığım bu değerli insan diğer eğitimcilerden farklı bir şey öğretmişti bana. Kal dilinden çok, hal dilini kullanmanın gerekliliği… İşte Türkolog Ender Hakan Rami ile ‘’İstanbul’’ konulu röportajım.

9eed79d7-f98c-487b-bf40-542880abedda

  •  Kimileri hırsı, kimileri merakı, kimileri ise umut dolu bahar ile gelir bu şehre. Sizin ya da ailenizin İstanbul’a geliş öykünüz nedir?

Bu soru benim için yanıtlaması oldukça ilginç bir soru olacak. Büyük büyük dedem ile büyük büyük babaannem 1906 yılında İstanbul’da hoca nikahı ile evlenmişler. Evimin duvarında bu evlilik belgesinin noter tarafından onaylanmış orijinali asılı duruyor. Lütfen beni yanlış anlamayın mezar taşıyla ya da  kanla övünenlerden değilim hatta Nazım Hikmet’in dediği gibi: ”Düşmanıyım asaletin kelimelerde bile”  ancak insanın geçmişini bilmesi hoş bir duygu sanırım. Yani sorunuza dönecek olursak Osmanlıca evlilik belgesine dayanarak diyebilirim ki ben ve ailem 1906 yılından beri İstanbul’dayız’’.

 ‘‘İstanbul’un simgesi bir kadın olacaksa eğer ne kadar geçkin ne kadar yıkılmış da olsa bu şehri ancak gökkuşağı renkleriyle bezenmiş ipek bir şal betimler’’

  • Tüm dünya şehirlerinin bir simgesi vardır. Sizce İstanbul’un simgesi ne olmalıdır?

Bir yerde okumuştum sanırım, Bazı sanatçılar şehirlerin tıpkı insanlar gibi cinsiyetleri olduğunu söylüyorlarmış. Mesela Londra; ciddi, biraz çatık kaşlı bir centilmen Paris; hoş, uzun boylu, ince belli bir hanımefendiyi andırırmış bazı insanlara. Bu düşünceden yola çıkacak olursak ben İstanbul’u Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ”İspanyol Meyhanesi”nde tasvir ettiği bir kadına benzetiyorum. Yani: ”Belli yıkılmış bir kadın/ Hayli çirkin, hayli geçkin ağlamaklı/  Zayıf, incecik elli, kalın dudaklı/  Sesi bir tokat gibi patlıyor kulaklarımızda…”  İstanbul’un simgesi bir kadın olacaksa eğer ne kadar geçkin ne kadar yıkılmış da olsa bu şehri ancak gökkuşağı renkleriyle bezenmiş ipek bir şal betimler bence. Çünkü Yılmaz Erdoğan bir şiirinde ”Yine de ışıklar bu kenti güzelmiş gibi gösteriyor geceleri ”demişti.

  • Eski İstanbul ile şuanki İstanbul’u kıyasladığınızda sizce hangisi daha güzel?

Bu sorunuza ben değil sizin gözleriniz ve gözlemleriniz cevap versin isterseniz. Çok değil 60’lı yılların İstanbul’ unda çekilmiş fotoğrafları elinize alın ve mesela şu anda Eminönü’ne gidin. Sorunuzun cevabını dünün fotoğrafları ile bugünün ”an”larının kıyaslanmasında bulacaksınız.

  • Gözünüzü kapattığınızda İstanbul’da hangi semt geliyor aklınıza? Neden?

Gözümü kapattığımda nedendir bilemem ama aklıma ilk gelen semt Kanlıca oluyor. İlle de bir sebep bulmak istersem sanırım yine bir şair ve şiir gündeme geliyor. Yahya Kemal’in ‘Eylül Sonu’ şiirinden: ”Günler kısaldı…  Kanlıca’nın ihtiyarları/ Bir bir hatırlamakta geçen son baharları/  Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…/Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…”kanlıca körfezi.jpg görüntüleniyor

‘‘Kimyası, simyası ve doğanın ona yaşayabilmesi için  bahşettiği tüm hücreleridir; İstanbul.’’

  • Sizce İstanbul’u kültür sanat şehri yapan özelliği nedir?

Ben, bu sorunuza alışıldık bir yanıt vermek istemiyorum. Bence İstanbul’u kültür sanat şehri yapan özelliği tek sözcükle VARLIĞI’DIR. Ve o varlığı oluşturan kimyası, simyası ve doğanın ona yaşayabilmesi için  bahşettiği tüm hücreleridir.

”Ey bin kocadan arta kalan el değmemiş dul!”

  • Sizi etkileyen İstanbul’u en güzel tasvir eden şiir ve roman hangisidir? Neden?

Zeyyat Selimoğlu’nun ”Denizlerin İstanbul” adlı eseridir. Çünkü o eserde sanatçı İstanbul için şöyle bir ifade kullanmış: ”Bu kadar sevginin ecele yaradığı yeryüzünde görülmemiştir.” Biraz da ben size sorayım, ne dersiniz sizce yazar İstanbul’u  mükemmel şekilde anlatmamış mı? En iyi anlatan şiir tartışmasız ‘Sis’ şiiridir. Tevfik Fikret İstanbul’u kusursuz  kişileştirmiş ve betimlemiş mesela ”Ey bin kocadan arta kalan el değmemiş dul!”

  • Halit Haluk Tarcan bir araştırmasında, İstanbul adının kökeninin (Istanbol yada Istınbol) Yunanca yada Ermenice değil, Türkçe olduğunu ve ”astan bolıq” tan geldiğini göstermektedir. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sorunuzun yanıtı için dilerseniz konunun uzmanlarına kulak verelim:

”İstanbul adının kökeni ile ilgili olarak öne sürülen tezlerden biride bu kelimenin Türkçe Astana ve Balık kelimelerinden geldiği yönündedir. Bu teze göre: İstanbul kelimesi Öz Türkçe iki kelimeden meydana gelir. Astana (veya Osmanlıca da “Asitane”) ve Balığ kelimelerinden oluşturulmuştur. Astana veya Asitane kelimeleri ön Türkçe ASKAN veya ASQAN kelimesinden gelir, cennete ait, güzel yer veya hükümdarlığa, hanlığa ait manasındadır. Kazakistan ve diğer pek çok Türk izi bulunan yerde bu kelime vardır. Balığ veya balık kelimesi “Şehir” manasındadır (Ör. Balıkesir adı “esir balık değil hisar şehridir”) dolayısı ile ‘ASTANA BALIĞ’ veya ‘ASİTANE BALIĞ’ kelimeleri İstanbul’un temelidir. Hakim olan unsurların kullandığı kelimelerin, deyimlerin ele geçirilen ve Türkleşen unsurlarca söylenmeye çalışması ve kelimenin deforme olması (bir yabancının en fazla zorlandığı şeylerden biridir “Ğ” sesi”) neticesinde ASTANABAL kelimesi daha akılda kalıcı ve söylenmesi kolaydır. ”

‘‘Yaşar Kemal, düz yazıda şiirin sesini, ritmini ve müzikalitesini hemen her eserinde yakalamış ve bu sesi okuyucusuna sanki bir Mozart dinliyormuş gibi dinletebilmiştir’’

  • Yaşar Kemal’in Levent-Tünel otobüsündeki gözlemlerini yansıttığı ve  ‘unutulmaz röportajı’ olarak adlandırılan ‘Gerdek gecesi sabahından yollara düşen Süleyman’ röportajını  bir  Türkolog olarak dilini ve Yaşar Kemal’in dönemin İstanbul’unu tasvir edişini nasıl buluyorsunuz?

Yaşar Kemal’in kusursuz dilini değerlendirmek için bence Türkolog ya da herhangi bir …olog olmaya gerek yok. Çünkü Yaşar Kemal, önce bu dilin alfabesidir, sonra sanat eseridir. Ve son olarak başyapıtıdır, yani klasiğidir. Yaşar Kemal, düz yazıda şiirin sesini, ritmini ve müzikalitesini hemen her eserinde yakalamış ve bu sesi okuyucusuna sanki bir Mozart dinliyormuş gibi dinletebilmiştir. Betimleme gücüne geldiğimizde zamanında onu yerden yere vuran ve  acımasızca eleştirenler bile onun doğasında ve gözlem gücünde var olan bu yeteneğin önünde saygıyla eğilmişlerdir. Mesela ben Adana’ya hiç gitmedim Çukurova’yı görmedim ama size çakırdikenini ve bu dikenin insana neden batmadığını daldığını resim yapma yeteneğim olsaydı resmedebilirdim. Çünkü hem Adana’yı hem Çukurova’yı hem de çakırdikenini onun eserlerinde okumadım GÖRDÜM!!! O anlatmadığı gösterdiği için Fethi Naci’ye göre bir yaprağı dalından 20 dakikada düşürür.

Türkolog Ender Hakan RAMİ, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ‘İstanbul Meyhanesi’nden,  Yahya Kemal’in ‘Eylül Sonu’ şiirine; Paris’ten Londra’ya ve İstanbul’a kısa bir düş gezisi yaşatıyor. İstanbul’a ‘İstanbul işte’ demeyip geniş yelpazede değerlendiren ve özgün betimlemelerde bulunan Ender Hakan Rami’ye teşekkürler.

 

Eda Sanğu

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.