Yeditepe Üniversitesi Öğr. Gör. Türkolog-E.Hakan Rami’nin, Elif Şafak’a ‘Aşk’ hakkında gönderdiği eleştiri yazısıdır.

Şems ‘to see the whole picture’ der miydi?

Sayın Elif Şafak, bana göre kendi alanında bir başyapıtın niteliklerini taşıyan “Pinhan” adlı eserinizden sonra romanınız “Aşk”ı büyük bir aşk’la okumaya başladım; ancak kitabı bitirdiğimde bu aşk’ın karşılıksız olduğunu-tabii tasavvuftakinden çok farklı olarak-ne yazık ki anladım.

Roman özenli bir dikkatle incelendiğinde çok sayıda yazınsal sorunla karşılaşıyoruz. Öncelikle
anlatım bozuklukları üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum. Kitabın 80. sayfasında “Jeanette onu geri aramamıştı.” cümlesi yanlış bir cümledir; çünkü Türkçe’nib617c6cf18e3140dab7134cf00e1cc97n dil mantığına göre “geri aranmaz, geri kaçılmaz” sadece “aranır, kaçılır”. Kitabın 104. sayfasında ise: “….yaşlı pir bir altı aya daha beklememi istiyordu.” cümlesinde “pir” sözcüğü, Ferit Develioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Sözlüğü’nde “yaşlı” anlamındadır. Bu sözcük “yaşlı” anlamında değil de “tekke kurucusu” anlamında kullanıldıysa, sözcük pir şeklinde değil; “pîr” şeklinde, yani uzatma işareti kullanılarak yazılmalıydı.

Bu yanlış bana 1981 yılında ÖSS’de sorulan bir soruyu anımsattı:

“İyi bir cümlede gereksiz sözcük bulunmaz. Bunu şöyle anlayabiliriz: ‘Bir sözcüğü attığımızda cümlenin anlamında bir daralma oluyorsa o sözcük gerekli, olmuyorsa gereksizdir.’

Bu ölçüte göre aşağıdakilerden hangisi iyi bir cümledir?

Doğru yanıt: Neşeli, sağlıklı, şen bir görünüşü vardı.

Serhoş Süleyman-İranlı tacir-Hırıstos bölümündeki diyalogların arasına Hayyam’ın dizelerinin sıkıştırılmasına yaratılan gerekçenin doğallıktan uzak olduğunu düşünüyorum. Bu düşünceyi daha da somutlaştıracak bir örnek vermek gerekirse, bir mimarın restore etmeye çalıştığı ahşap, tarihi eser niteliği taşıyan bir binanın içine kübik tarzda camdan ya da metalden kapılar yerleştirmek istemesine benziyor.

Şems’in zor durumda olan insanlara ceplerinden sürekli bir şeyler çıkarıp vermesi (mendil, merhem…) benim hayalimde, dingin yüzünde tasavvufun derin izlerini taşıyan bir dervişten çok, cübbesinin iç cepleri birçok şeyle dolu olduğu için olduğundan şişman gözüken, sevimli bir adamı canlandırıyor ve bu canlandırma, bilincimdeki ilahî tılsımı bozuyor.

Sayfa 201’de Mevlâna, Şems ‘in önünde eğilişini anlatırken: “Zira şimdiye kadar kimsenin önünde eğildiğimi görmemişlerdi. Sıradan bir abdal karşısında eğildiğimi görmek, müritlerimin hoşuna gitmemişti.” diyor. Daha sonraki bölümde Mevlâna’nın oğlu Alaaddin, yine aynı anlama gelecek şu sözleri söylüyor: “Benim babam ancak bir hükümdarın ya da başvezirin önünde diz çökebilirdi, bundan alt seviyedeki kimselerin değil.”

Şimdi, eğer bu kitap bir roman değil de bilimsel bir çalışmaysa-ki kitabın arkasındaki kaynakların çokluğu (otuz kaynak) ve içerikleri böyle olduğunu gösteriyor-o halde yukarıdaki alıntılar, tasavvufun en önemli temsilcilerinden biri olan Mevlâna’ya ve temsil ettiği felsefeye tamamıyla zıt görünüyor. Tasavvufta benliğin, nefsin yok edilmesi, insanın kendini diğer insanlardan üstün görmesini bir yana bırakalım, kendini onlardan daha aşağı seviyede varsayması, dervişi Tanrı’ya daha çok yaklaştırmaz mı? Yunus kendine “ümmî, miskin, bîçâre” sıfatlarını lâyık görmüyor mu? Üstelik Mevlâna’ya atfen anlatılan ve çok bilinen bir anlatıda Mevlâna’nın, bir papazla karşılaştığı zaman yerlere kadar eğilerek onu selamlamasından sonra bu durumdan rahatsız olan müritlerine: “Alçakgönüllülük Tanrı katında o kadar değerli ki bu değeri ona bırakamazdım.” dediği anlatılır. Mevlâna kendisini övenlere: “Beni övdüğünüz zaman çok seviniyorum; çünkü siz beni överken aslında kendinizdeki güzellikleri övüyorsunuz.” demiştir. Yukarıda, kitabınızdan alınan bölümlerle bu görüşler örtüşmemektedir.

Şems’e söylettiğiniz “resmin tamamını kavrayabilmek” İngilizce’de “to see the whole picture” çok sık kullanılan ve dilimizde artık ağızlara pelesenk olmuş bir kalıp değil midir? Ya da “ağaçların sıklığından ormanı görememek” vs. gibi. Şems’e, Mevlâna’ya ya da kitabın diğer kahramanlarına bu sıradan ve moda olan dili kullandırmak, ele alınan ve işlenen konunun ruhuna ne kadar uygun düşüyor? Başka bir deyişle Şems, bugün yaşasaydı resmin tamamını görmek ister miydi?

Sayın Şafak, bu noktada sizin, kitabınızı yazarken İngilizce’nin gelişmiş anlatım olanaklarından yararlanmak için bu dili kullanmanızı anlıyorum da, sizin gibi kendi anadiline bu kadar hâkim bir insanın çeviri işini neden yalnız yapmadığını anlayamıyorum doğrusu.

 Çok Tanıdık Öyküler:         

  • Şems’in Çöl Gülü’nü zorbaların elinden kurtarırken söyledikleri, Hz.İsa’nın bir fahişeyi taşlayarak öldürmek isteyenlere verdiği vaazı anımsatıyor.
  • Şems’in anlattığı, bir sûfiye bir adamın gelerek tepsiler dolusu yemeğin hizmetkârlarla taşındığını haber vermesi üzerine sûfinin “Bana ne.” demesi, adamın bu tepsilerin sûfinin evine gittiğini söylemesi üzerine ise: “O zaman sana ne.” diye yanıtlaması öyküsü, Anadolu’da yüzyıllarca sûfi yerine Nasreddin Hoca’ya atfedilerek anlatılır.
  • Hz.Ali’nin savaşta düşmanı tam öldürecekken, adamın onun yüzüne tükürmesinden sonra öfkesine, nefsine yenilmemek için onu öldürmekten vazgeçmesi.
  • Mevlâna ile Şems’in tanışması bölümünde, Şems’in Mevlâna’ya Hz.Muhammed (S.A.V) ve Bayezid-î Bestamî ile ilgili sorduğu meşhur soru.
  • Leylâ ile Mecnun öyküsünden Leylâ’nın kendisini beğenmeyen Halife Harun Reşid’e verdiği ünlü yanıt: “Sen beni bir de Mecnun’un gözlerinden görebilsen.”

Bu öyküler, tasavvufî alanda benim gibi az çok bilgi sahibi olan herkesin bildiği, bir yerlerden duyduğu ya da okuduğu öykülerdir; eğer ben bir roman değil de bilimsel bir çalışma okumak isteseydim, bu öyküleri ve bunlardan çok daha özgünlerini sizin romanınızdan çok önce Cemalnur Sargut Hoca tarafından yazılmış çok sayıda kitapta bulabilirdim. Sizin gibi, eserleriyle yaratıcılığını hem kendi toplumuna hem de farklı toplumlara defalarca kanıtlamış bir sanatçının, bu tanıdık öyküler yerine, Mesnevî’de bu öykülerin çok daha az duyulmuş ve etkisini henüz yitirmemiş pek çok öyküden yararlanmama sebebinizi, bunları özgün bir üslûpla ve farklı tekniklerle romanın dokusu içinde eritip okuyucuya iletmek varken neden sanki bir yerlerden alınıp romana monte edilmiş, iliştirilmiş hissini yarattığınızı ya da benim neden böyle hissettiğimi anlayamıyorum.


elif-şafak-ve-aşk-kitabı_32971 Dikkatimi çeken bir diğer nokta da yazımın ilk bölümlerinde söz  ettiğim, kitabınızın arkasındaki kaynak bölümü ve bu bölümdeki  kaynakların çokluğu. Sayın yazar, lütfen beni mazur görün; ancak ben  bir sanatçının “Ben yarattım.” diye halkının beğenisine sunduğu bir  sanat eserinde “Yararlanılan Kaynaklar” başlıklı bir bölüm görmeye hiç  alışık değilim. Kütüphanemde yerli ve yabancı, dünyaca ünlü çok  sayıda yazarın eserlerine özellikle tekrar baktım. Yetinmedim, belki ben  çağın gerisinde kaldım ve ilerlemeye yeterince ayak uyduramadım,  düşüncesiyle İstanbul’da çok sayıda büyük kitap evine giderek en çok  okunan yabancı romanları tek tek inceledim ve inanın bana, bir tekinde  bile “Kaynaklar” bölümüne rastlamadım. Sayın Şafak, biz toplum  olarak size ve eserlerinize çok değer veriyoruz. En büyük korkum, sizin  gibi değerli bir sanatçının, dünyaca ünlü (!) bir yazarımız gibi bu tip eleştirilere yanıt veririken, birgün “Ben metinler arası bir yazarım.” deyivermesidir. Okurlarınızın böyle bir yanıtı hak etmeyecek kadar size saygı duyduklarını ve yapıtlarınızı büyük bir özlemle beklediklerini lütfen biliniz. Yukarıdaki yanıtı veren yazarımız, bu toplumun sesini ne kadar ve hangi renkleriyle yansıtabilir, bu yazar ne kadar bizimdir, bu konuda ciddi şüphelerim var; ancak –en azından bugüne kadar-kendisini ‘metinler arası bir yazar’ olarak tanımlamayan bir tane Elif Şafak’ımızın olduğunu ve onu toplum olarak sevdiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim.

Sonuç olarak, eğer bu roman için mutlaka bir kaynak gerekiyorsa bu alandaki en yeterli ve kusursuz kaynak kuşkusuz Mesnevî’dir.(Tabiî özetleri değil 26.000 beyitlik orijinal hali.)

Şeyh Galip, bundan yüzyıllar önce yazdığı muhteşem eseri “Hüsn ü Aşk” için –ki bu eser Divan şiirimizin ve bizdeki sembolizmin anıtıdır- açıkça Mesnevî’den yararlandığını şu dizelerle dile getirmiştir: “Esrarımı Mesnevî’den aldım/Çaldımsa da mirî malı çaldım.”

Yirminci yüzyılın en çok satan romanlarından olan Simyacı’nın yazarı ise belki de en az Şeyh Galip kadar Mesnevî’den yararlanmış olmasına rağmen (öğrencilerim bu savı kanıtlayacak tez ödevleri yapmışlardı, intihalleri kanıtlamakta çok yeteneklidirler) ne yazık ki aynı yürekliliği gösterememiştir.

‘Aşk’ adlı roman için kaynak olarak sadece Mesnevî alınsaydı, romanda ısmarlama, aceleye getirilmiş, yapay; bazı bölümlerde kes-yapıştır hissi veren birçok bölüm, özgün, lezzetli, keyif veren bir estetik şölene dönüşebilecek ve en önemlisi, sizin, çok etkileyici bir dille eserinizde belirttiğiniz gibi, bir okyanus bir gölün ardına takılıp gidecek ama romanın sonunda okuyucularınız o gölün de bir okyanus olduğunu görebileceklerdi. Tıpkı Pinhan adlı eserde gördükleri gibi (Ona eser diyorum çünkü o, bu nitelemeyi hak ediyor)

Yeditepe Üniversitesi Öğr. Gör. Türkolog-E.Hakan Rami

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.