Türkiye’nin önde gelen televizyon kanallarından ATV Ana Haber’in başarılı spikeri Cem Öğretir’i, Türkiye’nin yoğun gündeminden az bir süre olsa da uzakken yakaladık. Televizyonda gördüğümüz o ciddi Cem Öğretir’le sesi dışında benzerlik yoktu. Tanıdıkça daha çok sevdik. Cem Öğretir’e iş hayatından, bilinmeyen yönlerine kadar bir çok soru sorduk. İnanılmaz bir sakinlikle, çok eğlenceli cevaplar verdi. En keyifli röportajlarımızdan biri olduğunu söyleyebiliriz. Biz çok eğlendik, darısı sizin başınıza.

Haber merkezinde bir gününüz nasıl geçiyor?

Asıl mesaim haber merkezinde başlamıyor. Eşim de haber spikeri olduğu için evde başlıyor. Dolayısıyla güne kahvaltı masasında toplantıyla başlıyoruz. İster istemez ikimiz de masada cep telefonlarımızdan gece dünyada ve Türkiye’de ne olmuş, bitmiş bakıyoruz, görmediğim bir şey varsa Seda bana söylüyor. Ayrıca kayınvalidem ve annem de zaman zaman kızımızla ilgilenmek için bizde kalıyor, onlar bile bizim bu sürecimize ortak oluyorlar. Hatta kayınvalidem resmen bir bilgi deposu, annem de sosyal medyada çok vakit geçirdiği için, bazen ikisi de bizden daha hakim konulara.

Biz aslında sabah 07.00’de güne başlıyoruz, kızımızın durumuna göre bazen 6’ya kayabiliyor. O anda başlıyor haber trafiği, sonrasında yolda, haber merkezine gelene kadar, radyoları dinliyorum, trafiğin sıkıştığı anlarda sosyal medyaya göz atıyorum ve haber sitelerine bakıyorum. Haber merkezine geldiğimde bütün gazetelere göz atıyoruz, saat 11.00’de günün ilk toplantısını yapıyoruz. Saat 15.00’de ikinci toplantımızı yapıyoruz. Burada gündemin başlıklarını belirliyoruz, gündemden süzülen haberleri demliyoruz ve haberlerin üretim süreci böylece başlıyor. Bülten akışı tamamlandıktan sonra, ben 18.30 gibi makyaj odasına gidiyorum; ama o anda bazen öyle şeyler oluyor ki bütün akış değişiyor. Hazırladığımız bütün bülten alaşağı oluyor, burada da tecrübe devreye giriyor, önünüze gelen haberi metin olmadan sunmak sizin bültene olan hakimiyetinize kalıyor. Yani bir haberci, sadece uyurken haberci değildir. Belki de uyurken de haberciyim, bilemiyorum.

 

Haberlerin akışını ve bülteni ne gibi kriterlerle belirliyor, düzenliyorsunuz?

Kriter, en başta bir olayın haber niteliği taşıyıp taşımaması. Biz televizyoncu olduğumuz için bizim en büyük kriterimiz görüntü: Haber görüntüyle örtüşüyor mu, yeterli görüntüye sahip miyiz, haberi anlatan olmasa izleyici o haberi anlar mı, gibi sorularla bülteni belirliyoruz. Bize göre dikkat çeken her şey, haberdir. Türkiye bir haber cenneti, bu yoğunluk içinde hangi haberi koyacağımızı şaşırıyoruz, bazen o kadar yoğun bir gündem yaşıyoruz ki keşke Norveç’te yaşasaydım diyorum; çünkü orada haber yok. Mesela, Danimarka’ya gittiğim sırada, Danimarka’nın Eurovision birinciliği tam bir hafta haber olmuştu, bir hafta orada kalmıştım ve bir hafta birinci haber olarak kalmıştı.

Bir bülten aynı zamanda eğiticidir, hatırlatıcıdır. Bazen de olanı anlatmak değil, insanların farkında olmadığı şeyi göstermek durumundayız. Günlük koşturma içerisinde öyle şeyler oluyor ki kendimizi unutuyoruz. İnsanlara biraz da kendinizle ilgilenin demek zorunda hissediyoruz. Mesela diyoruz ki verginizi ödemeyi unutmayın, dolayısıyla çok büyük bir sorumluluğumuz da var.

Haber spikeri olmasaydınız, ne olmak isterdiniz?

Benim sesimden dolayı bir avantajım var takdir edersiniz. Aslında bana haberciliği getiren şey de sesim oldu, küçüklüğümden beri sesimle ön plandaydım. Hayatımda sahne hep oldu, ortaokul ve lisedeyken tiyatro geçmişim de oldu. Üniversitede istediğim konservatuar seçmeleri ve ÖYS aynı gündü. İkisi arasında tercih yapmam gerekiyordu. Babamın yönlendirmesiyle televizyonculuğa karar verdim ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi Radyo TV Sinema Bölümü’nü kazandım, iyi ki de öyle olmuş. Ayrıca bir müzik grubum var. Taksim’de çaldığımız da oldu, iki yıl öncesinde bıraktık; ama ben hala seminerlerle sahnede olmaya devam ediyorum. Dolayısıyla sahne, enerjisi yüksek bir iş ve sahnede olmayı seviyorum.

Ne tarz müziklerle ilgileniyorsunuz?

Rock müzik çalıyorum ama ben eski bir heavy metal fanıyım, hala da dinlediğim gruplar var: Iron Maden, Manowar ve Metallica gibi. Sevdiğim gruplarla beraber yaşlanıyoruz. Ama şunu da belirteyim, klasik müzik de ayrı bir keyif benim için, nedeni de babam. Babam beni bu tarz müziğe sevk etti. Kulağımda hep bir Abba, Tom Jones gibi şeyler var. Oradan evrilerek rock müziğe geçiş oldu. Lise döneminde sert müzik dinlemeye başladım, sonra tarzım biraz daha yumuşadı. Şimdi müziğin her dalını seviyorum. Kendim de besteler yapıyorum ama benim yapabildiğim besteler pop tarzda oluyor, demek ki benim yeteneğim de o yönde gelişmiş. Türkçe rock dinlemeyi de çok seviyorum özellikle Mor ve Ötesi en sevdiğim grup.

Seslendirme yaptığınızı söylemiştiniz. Hangi karakterleri seslendirdiniz?

O kadar çok karakter seslendirdim ki bir kısmını hatırlayamıyorum. National Geographic ve Discovery Channel’da birçok belgeselim var ama en çok sevdiğim karakter Donatello. Başrolde çok fazla konuşmadım; çünkü o başka bir yetenek ve o konuda çok iyi değilim. Seslendirme farklı bir olay, dublaj farklı bir olay. Dublaj sanatçılarının tiyatro geçmişi olması çok iyi olur. Tıpkı habercilik yapan insanların iletişim eğitimi alması gerektiği gibi.

 

Hayal ettiğiniz yerde misiniz?

Ben üniversitede haber spikeri olmayı hedefledim ve hayat beni o kadar çabuk bu noktaya getirdi ki ben bir anda amaçsız kaldım. 22 yaşında ana haber bülteni sunan bir insanın çok mutlu olması gerekir; ama ben öyle hissetmiyordum çünkü hedefime çok çabuk ulaşmıştım. Baktım ki, sonrasını düşünmemişim hayatın. Sonra dedim ki kendime, benim hayatla ilgili bir hedef koymam lazım önüme. Peki bu hayat hedefi ne olmalı? Şunu bile söyleyebilirsiniz: “Ben Cem Öğretir’i adam gibi bir adam yapacağım.” “Ben mutlu bir insan olmak istiyorum.” Bu bile çok önemli bir amaç. Ama meslekle kendini var edersen mesleğin bittiği gün, sen de bitersin. Ben bunu öğrendim.

Şimdi istediğim yerde miyim, sorusuna gelince, aslında istiyordum ama bu kadarını hayal etmemiştim: 6 yıldır Türkiye’nin 5 büyük kanalından birinde ana haber bülteni sunuyorum. Fakat işin içinde olunca böyle hissetmiyorsunuz. Dışarı çıktığınızda anlıyorsunuz. Geçen gün, eşimle memleketime, Eskişehir’e gittiğimde herkes bizi tanıdı ve çok saygı gösterdi. Bu çok hoşumuza gitti, hatta biraz utandık.

 

Eskiden kravat renginiz ve saatiniz aynı renkte tercih ediyordunuz. Bu kadar çok saatiniz mi vardı, yoksa işin bir sırrı var mı? Bunun sebebi neydi? 

Bunu eskiden yapıyordum. Rahmetli Birand’a yaptığım bir göndermeydi. Birand, hep renkli kalemler, renkli kayışlar kullanıyordu, ben de gittim bu saati buldum. Bunun camı değişiyor ve üç farklı rengi var. Geri kalan renkleri ben filtrelerle kendim yaptım. Sadece Birand gıcık kapsın diye yapmıştım; çünkü mesleğe Birand’ın yanında, 32. Gün’de başlamıştım. Birand’ı kaybettiğimizde bundan vazgeçtim.

 

Farklı ideolojiye sahip iki büyük medya grubunda çalıştınız. Sizce bir habercinin habere bakış açısını ve haber sunuşunu çalıştığı medya grubu etkiler mi?

Ben bu mesleğe başlarken meselenin tarafsızlık olduğunu, hatta öyle olması gerektiğini düşünüyordum. Bunun bir yanılgı olduğunu Körfez Savaşı zamanında anladım. Biz bu savaşı Amerika’nın gözünden izlemeye başlamıştık; ama sonra Al Jazeera diye bir kanal çıktı ve bize, bu savaşa Araplar tarafından da bakılması gerektiğini gösterdi. O taraftan baktığımızda hakikaten başka bir tablo gördük. Bize öğretilen habercilikte taraf yoktur; ama dünyada sistem böyle yürümüyor. Mesela CNN’in Amerika’nın çıkarları dışında yayın yapması mümkün mü? BBC, Kraliyet Ailesi’nin çıkarlarına aykırı bir yayıncılık yapabilir mi? Peki Amerika’nın ve Kraliyet Ailesi’nin her yaptığı doğru mu? Dolayısıyla böyle baktığımız zaman, bir tarafsızlık meselesi yokmuş demek ki. Türkiye’de de böyle, fakat bizde rüzgarlar biraz daha sert esiyor. Ben şöyle düşünüyorum: kurumsal olarak tarafsızlık mümkün değil, ama habercinin sunuş tarzıyla, o habere mesafeli durması mümkün. Ağzından çıkan kelime, kurumun fikrini yansıtıyor olabilir; ama haberci duruşuyla o habere tarafsız bakabildiğini de gösterebilir. Kişisel olarak yapabilir bunu, kurumsal olarak yapması mümkün değil.

 

Peki Cem Öğretir bunu başarabiliyor mu?

Bilmiyorum, buna seyirci karar verir. Bazen seyircinin bazı şeylere karar vermesi lazım, bazısı küfür etmek istiyor. Candaş yandaş gibi şeyler var. Kumanda onların elinde, kimse zorlamıyor, tercihi sen yapıyorsun. Ama şunu söyleyebilirim ki, sadece kendi görüşünüzü destekleyen kanalları seyrederseniz, dünya görüşünüz oluşmaz. Tek taraftan bakmak sizi köreltir. “Ben bu adamı seviyorum”, ama doğru mu söylüyor acaba, bunu diğer tarafa bakarak anlayabilirsin. Seyirci özgür olmalı. Biz seyirciye göre şekil almalıyız. Benim bunu başarıp başaramadığımı seyirci beni izleyerek ya da izlemeyerek gösterebilir. Ben de yanlış bir şey yapıp yapmadığımı anlarım ve buna göre şekil alırım.

 

Röportaj – Gözde EMLİK / İbrahim EFEOĞLU

Fotoğraf – Doruk DEMİRÜSTÜ

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.